SEVAL UYSAL/ RÖPORTAJ

ŞİFRE HABER’DEN…

Önceki gün kaybettiğimiz, gazetecilik mesleğine verdiği emek ve yetiştirdiği gazetecilerle farkını her zaman göstermiş olan ‘Büyük Usta’ Hüsnü Okumuş’la, son röportajı, Şifre Haber Editörü, Gazeteci-Yazar, aynı zamanda da Hüsnü Okumuş’un öğrencilerinden biri olan  Seval Uysal yapmıştı…

Şifre Haber olarak, bir ders niteliğindeki (hiçbir yerde yayınlanmayan) bu değerli röportajı, Seval Uysal’ın kaleminden, ‘Büyük Usta’ Hüsnü Okumuş’un anısına yayınlamaktan büyük onur duyuyoruz…

Nur içinde yat ‘Büyük Usta”…

————————————

GAZETECİLİĞİN YOLU DİKENLİDİR…

-Yirmi Gazetesi’nin kurulma öyküsü neydi?

-Hürriyet Gazetesi İzmir Bölge Merkezinde görev yaptığım sırada Denizli’den bir grup arkadaş yerel bir gazete çıkarma önerisinde bulundu bana. Hepsi yakın arkadaşlarımdı. Biliyorsun Hürriyet’in bürosunu kurduğum Denizli’de yıllarca görev yaptım. Finansmanı onlar sağlayacak, ben yönetecektim. Her şey konuşuldu ben Hürriyet’ten emekli oldum, Denizli’ye geldik ve işe koyulduk. Sadece benimle ve birkaç kişinin katkısıyla ilk adımlar atıldı. Diğer arkadaşlarım koyacakları paranın kendilerine ne zaman döneceğini sordular. Ben de o zaman çok kişinin kolay kazanç kapısı olan repo gibi kısa zamanda dönüş söz konusu olmayacağını söyledim. Bu yanıt onlara umut vermediği için çekildiler.

HÜSNÜ OKUMUŞ

Oysa, uzun zaman yaşadığım geçmişten gelen duygusal bağlarla çok sevdiğim Denizli’ye, kendi alanımdan bir değer ekleme çabasıydı benimki. Nitekim Hürriyet Bürosu olarak çalıştığımız yıllarda, Denizli’nin kaderinde şimdi olduğu gibi söz sahibi olan çok kimsenin desteğiyle güzel işler yapmıştık. Meslek yaşamımın en güzel yıllarını Denizli’de geçirdim, çok güzel anılar edindim. Kent, sosyal, ekonomik ve spor başta olmak üzere birçok alanda, parlak bir dönem yaşıyordu. Denizlisporumuz bile futboldan basketbola, voleyboldan güreşe, atletizme kadar birçok alanda liglerin tozunu attırıyordu. Her alanda gazetemizin izleri vardı. Hürriyet, “Hürriyet Denizli” adıyla ek bir gazete bile çıkarıyordu. Çünkü o bölgede yaşayanlar bunu fazlasıyla hak ediyordu. O nedenle, gazete Denizlililerin yaşamında güzel bir yer tuttu. Bu birikimle, her şeyiyle Denizli’ye ait olacak bir günlük gazete yapmayı hedefledik. Böylece “Yirmi Gazetesi” doğdu.

GAZETECİLİK AMAÇ OLMAKTAN ÇIKIP ARAÇ OLDU…

-Kurulma şartları nasıldı? (Çevresel etkenler, maliyet, destekler vb)

YİRMİ GAZETESİ’NİN O DÖNEM Kİ KADROSU

-Çevresel etkenler elverişliydi aslında. Öyle ki, Hürriyet’in Denizli’ye verdiği önem, diğer gazetelerin tümünde de bir çaba başlattı. Bu karşılıksız kalmadı. Bizi “Yirmi” olarak yola çıkarken yüreklendiren de buydu. Ama, yerel gazetecilik bambaşka bir şeydi. O yıllarda Denizli’de düzenlediğimiz açık oturumdaki konuşmacılardan biri olan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı rahmetli Nezih Demirkent, “Gelecek, yerel gazeteciliğin olacak” demişti. Ama koşulları iyi hazırlandığı taktirde. Neydi bu koşullar? Şuydu: Önce devleti yönetenlerin, topluma yön verenlerin, bilgiye, bilgilenmeye bakış biçimiydi. Sözü uzatmak istemem ama, geçenlerde Puşkin’den eski basım bir kitap geçti elime. Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan. Önsözünde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel şöyle diyor:

“Bu kitap, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, ‘Her yıl en az 50 dünya klasiği Türkçe’ye kazandırılacak” talimatları doğrultusunda çevrilip yayınlanmıştır.” Yine bir zamanlar gazetecilikten başka işi olmayan (bu kuraldı) insanların maliyet sıkıntısını hafifletmek, bunun okuyanlara yansımasını önlemek üzere, bedelsiz kağıt vermek gibi devlet desteği yani sübvansiyonlar vardı. Ama bu ülke, sonraki yıllarda kitap, dergi, gazete ve benzeri yayınların, silah, uyuşturucu gibi suç malzemeleriyle birlikte polisin “ele geçirilmişler” masasında sergilenmesine de tanık oldu. Yayıncılık ise, tam bir ticari alana dönüştü. Gazetelerin, haber, yazı, röportaj gibi asıl olması gereken uğraşların yerini, satışı pompalayacak türden, tencere, tava gibi mutfak eşyası kuponları aldı. Bugün “medya” denilen yayıncılığı yürütenlerin başka iş alanlarına açılması serbest bırakıldı. İşin içine banka sahipliği, fabrikatörlük, büyük işletmeler, devlet ihaleleri girdi. Yani gazetecilik amaç olmaktan çıktı, araç oldu, yan iş oldu.

-Gazetenin ilk çıktığı aylardaki tirajıyla sonraki yıllar arasındaki tiraj farkı ne oldu? Mevcut gazetelerin tirajı neydi?

-“Yirmi” Gazetesi’ni çıkarırken elbette tiraj hesapları yapılmıştı. Ama ilk kaygı bu değildi. Asıl olan nitelikti. Mevcut gazeteler denildiğinde tirajdan söz etmenin olanağı yok. Gazeteyi yayınlayanların kimliği, kişiliği, meslek bilgisi, ilkeleri, duruşu, var oluşu öncelikli değerler önemli.Çünkü tiraj, yayıncıların bu konumlarıyla doğrudan ilintili. Gazetelerin yasal olarak (Ulusal Kütüphane, cumhuriyet savcılığı vb.) verilmesi gereken yerlere, biraz da ilan sahiplerine yetecek kadar basılanlar olduğu gibi, belli bir okuyucu kitlesi yaratma ve onlara ulaşma çabasıyla kendi ölçülerinde büyük baskı yapanları vardır. Biz bu ikincisinin peşindeydik. Rutin olarak 8, zaman zaman 12, 16, 20 sayfaya kadar çıktığımız olurdu. Tam renkli (4 renk diye tanımlanır) 3-4 bin, hatta 5 bin bastığımız günler oldu. Bunun tanıklarından biri de “Yirmi” çalışanı olarak sensin Sevalciğim. Gazetelerin tirajdan değil de, ilan ve reklamlardan para kazandığı gerçeğini düşünürsek konuya biraz açıklık getirebiliriz.

Örneğin yerel gazetecilikte “Resmi ilan” diye tanımlanan bir pasta vardır. Valilikler bunun dağıtımında hiç nitelik, nicelik ayrımı gözetmeden, herkese aynı büyüklükte dilim verir. Bu kimi gazeteler için, yeter bir gelirdir. Kimisininse dişinin kovuğunu doldurmaz. 

YİRMİ TARAFSIZ DEĞİLDİ…

-Yirmi’nin nasıl bir habercilik anlayışı vardı?

“Yirmi”nin habercilik anlayışı (beklenen yanıt gibi olmayacak ama) yansız değildi. Çünkü herkesin bir yanı vardır. Bizim amaçladığımız yan ise, çağdaş, uygar, ilerici, gelişici, yaşadığı yerlerin güzelleşmesine katkı koyan, kendinin ve toplumun geleceğine saygı duyan insanların durduğu yerdi. Bunu gerçekleştirmeye çalışırken de zamanla yarışın bu meslekteki öneminin bilincindeydik. Nasıl ki geç gelen adalet adalet değildir, geç ulaşan haber de haber değildir.

RAHŞAN ECEVİT’LE BİRLİKTE…

Bakın buna bir örnek vereyim: Abdi İpekçi zamanında Milliyet Gazetesi’nin Ankara Bürosu’nda Yazıişleri sorumlusu olarak çalışıyordum. Genel Yayın Yönetmenimiz İpekçi, birinci sayfadaki yazılarını, günlük gelişmeleri izleyip yorumlayabilmek için akşam üzeri yazardı. Bu da erken baskılar için geç saat demekti. Bize şunu derdi: “Eğer gazete okuyucuya geç ulaşacaksa, benim yazımı sayfaya koymak için beklemeyin.”Nitekim, erken baskı gerektiren bölgenin uzak noktalarına gidecek kamyonlara Abdi İpekçi’nin yazını taşımayan gazeteler yüklenirdi. Denizli, böyle bir gazeteciliği hak ediyordu.

-Kaç kişiyle başladınız?

Özeleştiri yapacak olursam, galiba biraz hayal kurmuşum. Yaratıcılıkta bu işe yarar, ama ticari düşüncede hayale yer yok. Sayfa düzenlemesinden yazıya, haberden fotoğrafa, reklamdan pazarlamaya, şoförden yemekhanedeki aşçısına kadar 30 dolayında çalışanımız vardı. Rakiplerimizin bir veya birkaç kişiyle gazete çıkardığını anımsarsak, durum ortaya çıkar, yükümüzün ağırlığı, işimizin güçlüğü anlaşılır..

-Neden abone sistemi. Bayiden satış  olmuyor?

Birkaç neden var. Aslında yerel gazetecilikte, isteğiyle o gazeteye ulaşma ve edinme duygusu yeterli boyutta değil. Çünkü seçici olamıyor. Seçtiğinde, “Beni de al, beni de al” diye kapısını aşındırıyorlar. Örneğin bir iş insanı yerel gazeteye duyuru veya reklam verdiyse, o “beni de al” cılar kapıda ya da telefonda bitiveriyor. Bu bizim penceremizden bakış. Bir de toplumun olduğu yerden bakacak olursak manzara şu: Okuma, haberdar olma, bilgilenme alışkanlığı gelişmeyenlerin sayısı, ağır bir çoğunluğu oluşturuyor. Günümüzde daha, musluğu bozulan, anteni kırılan, çatısı akan, çamaşır makinesi arızalanan vatandaşların başvurduğu yer, tanıtım araçları değil, “Tanıdık bir usta var mı” diye sorduğu eş dost oluyor.

MUHAMMET KARAÇAY, BÜLENT ÖZTÜRK, FİKRİ TÜFEKÇİ VE SENİ SAYABİLİRİM…

-Yetiştirdiğiniz gazeteciler var mı ?

Fotoğrafta soldan sağa: Ayhan Akar, Güngör Yıldız, Hüsnü Okumuş, Halit Kıvanç, Nejat Seçen ve Bülent Öztürk – Hürriyet Gazetesi Denizli Bürosu- 1986)

Mesleğe benim yönetimimde başlayan çok arkadaşım var. Ankara, İzmir’i bir yana bırakırsak, Denizli’de benim için bunun çok mutluluk verici örnekleri var. Bu işi sürdürmeyenler olduğu gibi, başarıyla tırmananlar çoğunlukta. Birkaç örnek vermemi istersen belirteyim. Unuttuklarım bağışlasın. Muhammet Karaçay, Bülent Öztürk, Güngör Yıldız, Ayhan Akar, Fikri Tüfekçi ve seni sayabilirim. Sizler bu mesleğin insanı olarak kaldınız. İlçelerdeki arkadaşlarımızı anmak isterim. Bir de senin döneminden olanlar söz konusu. Onları da sen ekleyebilirsin. Özellikle burada yer alması gereken biri de Alnur Kalemci’dir. Bilirsin Denizli’nin yıllanmış eczacılarındandır kendisi. Ama, spor yazıları, özellikle de futbol kritikleri, İstanbul’da bu işi yapanları kıskandıracak bilgi donanımı ürünüydü.

-Denizli’de genel gazetecilik anlayışı nasıldı?

-Bu işi yapanlar üzerinden soruyorsan, yanıtı çok basit. Ülke genelinde neyse o. Diğer mesleklerde neyse o. Çünkü bu mesleğe saygı, yıllar alan süreçte yıpratıldı. Yukarda vurguladığım gibi, devleti yönetenlerin bakışından başlayarak, kural ve koşulların sonucu  kimi çalışanların yöntemleri bunda etkili oldu. Oysa, en saygın hatta kutsal uğraş alanlarından biridir bu iş. Kentin geçmişinde gazeteciliğe emek vermiş, çilesini çekmiş, mesleği hak ettiği yere yerleştirme uğraşı içinde olmuş kişileri saygıyla anmak gerek. Buna örnek verilebilecek kişiler arasında Erol Özbal’ı, rahmetli Kemal Tartılacı’yı unutmamak gerek.

-Denizlili okurun gazeteye tepkisi nasıldı?

Çok olumlu tepkiler aldık toplumdan. Seçicilik devreye girmeye başlamıştı hafiften. Yolumuza çıkanlar, telefon edenler, mektup yazanlar bize olumlu duygularını aktardı. Bu güzellik, yüreklendiriciydi. Ne var ki, ekonomik egemenliğin gerçekleri yanı başımızdan hiç eksik olmuyordu.

-Denizlililer gazetelere ve gazetecilere yaklaşımı nasıldı?

Elbette olumluydu. Hak edene hak ettiği değeri veriyordu. Sahiplenme duygusu yüksekti. Ama hak etmeyenden esirgeyemiyordu bunu. Bazen küçük kaygılar, çekingenlikler kırılamıyor, hepsi aynı sepete konulabiliyordu.

-Gazete çıkarırken karşılaştığınız en büyük sorun neydi?

Ekonomik yetersizlik, gücümüzü artıracak olanaklardan mahrum olmak. Çünkü bu sorun karşımıza, işimizin her alanında çıkıyordu. Kağıtta, baskıda, makinede, çalışanların ücretlerinde, sigortada, vergide, dağıtımda, ulaşımda, barınmada, telefonda, aydınlatmada, enerjide, ısınmada, masada, sandalyede… Bu kadarı yeter sanırım.

İŞ İNSANLARINA ORTAKLIK ÖNERDİM…

-Yirmi neden devam edemedi?

Devam etmesi için çok emek verdik. Benimle birlikte çalışan arkadaşlarımın çoğu bu mücadeleye özveriyle katıldı. Gücümüz yetmedi. Hak ettiğimizi almamız gereken yerlerden, örneğin Basın İlan Kurumu’nun temsilcisi validen hak ettiğimizin verilmesini sağlayamadık. Bir örnek ister misin? Zamanın valisine gittim, resmi ilan konusunda yönetmeliğin uygulanmasını, bizim niteliğimizdeki gazeteye hak tanınan biraz daha büyükçe bir dilimin ayrılmasını istedim. “Şimdi diğer arkadaşların sitemleriyle uğraşmak istemiyorum, onlara bunu anlatamayız” diyerek olumsuz yanıt verdi. İş insanlarına gidip ortaklık önerdim, yeter ki bu başlattığımız çaba ürün verecek duruma gelebilsin. “5 Nisan” kararları diye bilinen 1994’deki ekonomik kriz her yeri olumsuz etkiledi. Emeğimle geçindiğim yılların birikimi olan evimi bile sattım, baş edemedim. Sonunda, 4 yıllık çabalamanın ardından, kurtuluşu tekrar mesleğin emeğiyle geçinenleri arasına dönmekte buldum.

-Denizli’de gazetecilik neden hak ettiği yere gelemiyor?

Laf kalabalığı olmasın, söyleşimizin diğer satırlarında bunun yanıtı çıkarılabilir.

-Neden kurumsallaşamıyor?

Ülkemizde, ülkemizin gerçeklerinin geçerli olduğu kentimizde kurumsallaşma amacının önüne geçen çok neden var. Bir örnek koymam gerekirse, o da şu: Bütün kötülüklerin anası olarak gördüğüm bilinçsiz, ilkesiz çoğalan, tüketen insan sayısının yerine, nitelikli, eğitimli, soran, öğrenen ve üreten insan sayısının artırılmasıdır kurtuluş.

-Gazetecilerle- vali, belediye başkanı ve emniyet müdürü ve bürokratlar arasındaki ilişki nasıldı?

Seçici olmanın, seçkinciliğin, aşağılanma nedeni olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Oysa, ülke yönetimindekilerin de, kent yönetimindekilerin de seçici ve seçkinci olması, gelişmişliğin beslendiği kaynaklardan biridir. “Benzetmede hata olmaz” önsözüyle anlatılan, “Size gelelim yiyelim içelim, bize gelelim gülelim oynayalım” diye bir deyim vardır, bunu Denizlililer çok iyi bilir. Bunun anlattığı şu: Devlet görevlileri ve kamu yöneticilerinin çoğu, her gün icraatlarını, kendilerini bu göreve taşıyanlara duyuracak gazete ister. Hatta, bunların içinden eksikliklerin ve olumsuzlukların ayıklanması, görmezden gelinmesi arzularıdır. Ama destek olmaya geldiğinde kuru dereden su isterler. Hakedenin yanında dik duramazlar, yolunu açmazlar.

GAZETE ÇIKARMAK İÇİN EVİMİ BİLE SATTIM

-Denizli’den neden çok iyi ya da ünlü ve popüler gazeteci yetişmiyor?

Yarışa, her zaman on metre önde başlayanlar vardır. Bunlar, büyük kentlerde, bu tür kurumlara, kişilere yakın yaşayanlardır. Anadolu’nun uzak köşelerinden oralara ulaşıp kendine yer edinmek, kapı aralamak çok da kolay değildir. Bunu başaranlar vardır elbette. Ama sayısı çok azdır. Genel anlamda düşündüğümüzde, olanaklar kıttır. Hele, güç sahiplerinin baş tacı etmediği mesleklerdense emek verdiğiniz, gazetecilik ve popülaritenin yolu dikenlidir. Diğer alanlarda, örneğin bankacılık, sanayicilik, turizmcilik, yöneticilikte Denizli’nin onurlanacağı çok insan yetişmiştir.

-Bugün olsa nasıl yapardınız?

Bugün olsa yapmazdım. Çünkü, gücümü yitirdim. Şaka bir yana, yapacak olanların, umudu taze tutmak isteyenlerin bu işe soyunurken yapması gereken şey, emek, bilgi ve ekonomik dayanma gücünü oluşturması, çekebildiği kadar çok sayıda insanı yanında görmeyi başarması gerek.