Yıl 1981…

Denizli’ye yeni gelmişim…

O zamanın, 9 Eylül Üniversitesi sınıf öğretmenliği bölümünde öğrenciyim…

Hürriyet Gazetesi’nin Denizli Bürosu’nun kapısından içeri girdim…

Büro şefiyle görüşmek istediğimi söyledim…

Beni odasına aldılar…

Büyük bir masa, masanın arkasında yapılan haberlerin ve notların iğnelendiği bir pano…

Panonun altında pos bıyıklı, babacan bakışlı bir adam…

Hem telefonla konuşuyor hem de kitap okuyordu…

Hafiften kafasını kaldırdı ve elindeki kitapla birlikte, önündeki sandalyeyi göstererek ‘otur’ işareti yaptı…

Konuşması bitti…

Buyurun, dedi…

Üniversitede öğrenci olduğumu ve çalışmak istediğimi söyledim…

O da, boş kadronun olmadığını, eleman ihtiyacının bulunmadığını iletti…

Peki, dedim, yerimden kalktım ve kapıya doğru yöneldim…

İçimdeki, çocukluğumdan beri beni alev alev yakan (ilk 5 tercihim gazetecilik olmasına rağmen 6. tercihim olan sınıf öğretmenliğine yerleşmiştim) gazetecilik sevdasının verdiği heyecanla arkamı döndüm ve…

Ben para falan istemiyorum…

Okul dışı zamanlarımı burada geçirir, ofis işlerine bakar, kül tablalarını boşaltır, çay servisi yaparım, dedim…

Yüzüme 20 saniye kadar baktı, baktı…

Peki, git gel bakalım, dedi…

(Yaklaşık 6 ay sonra, beni karşısına oturtup, ‘ Bülent, ofiste 5 eleman vardı. Oturacak yer bile yoktu. Senin bu işe ne kadar hevesli olduğun, gözlerinden belliydi. Ama çaresizce geri çevirmiş oldum seni. İyi ki de arkanı dönüp gitmemiş ve ısrarcı olmuşsun. Denizli iyi bir gazeteci kazanacak’ demişti… Ben işte o zaman, 20 saniye boyunca neden baktığını anlamış oldum…)

Fotoğrafta soldan sağa: Ayhan Akar, Güngör Yıldız, Hüsnü Okumuş (rahmet diliyorum) Halit Kıvanç, Nejat Seçen ve Bülent Öztürk – Hürriyet Gazetesi Denizli Bürosu- 1986)

Böyle başladı Hüsnü Okumuş’la, yaşamımın en önemli yılları…

Hem okuyor hem ofis işlerine bakıyor hem de onu yakından gözlemliyordum…

Habercilikte tam bir ustaydı…

İnsanlık, derseniz üstüne yoktu…

İşi söz konusu olduğunda, kendisini bile affetmez, hakkını verene kadar da uğraşırdı…

Bu nedenle de…

Haberciliğin çok önemli bir iş olduğunu,

Gazeteciliğin büyük sorumluluk istediğini,

Hak-hukuk terazisinin şaşmaması gerektiğini…

HÜSNÜ OKUMUŞ

Adam kayırmamanın, kasıtlı bakmamanın, satışa gelmemenin ve hiç kimseyi (dost da, düşman da dahil) haksız yere rezil de vezir de etmemenin, ne demek olduğunu ondan öğrendim…

Şimdi geri dönüp baktığımda, ortaya gazetecilik adına bir ‘Bülent Öztürk’ gerçeği çıkmışsa eğer, buradaki payın yarısı, mesleğini beyninin her kıvrımında hisseden Hüsnü Okumuş ustama aittir…

Bilirim ki her gazeteciye böyle bir ustanın elinde yetişmek nasip olmamıştır…

Bu nedenle de, onun elinde yetişen bir gazeteci olduğum için, kendimi çok şanslı hissediyorum…

Güle güle şefim…

Güle güle abim…

Güle Güle ustam…

Allah’tan rahmet, sevenlerine baş sağlığı diliyorum…